Haziran 17, 2008 at 9:41 am (Uncategorized)

” Gidiyoruz! Bana Bir dünya haritası getir evlat!
Kırılacak yağmurları yerleştirelim kolilere.
Bağcıklarına basıp ta düşeceksin kemikleri çatı olmuş
Afrikanın üzerine..
Amerika:
Yeni defnedilmiş bir çocuğun büyük harfle yazılan gözünü
Babasından ayıran kesme biçme işaretidir desem sana.
Sana bu haritanın kesme işareti Amerika’dır desem…
Akşam eve gidip çalışır mısın bu ülkeyi?
İklimi umurunda olur mu evlat!
Sen telaşla parmak kaldırabilir misin
Yaşamak için parmak kaldıran çocukların sesi, yere vurdukça.”

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

başka yer…

Haziran 1, 2008 at 7:35 pm (Uncategorized)

Geri veremezsin aldıklarını

Her şeyi al bana beni geri ver bir şansım olsun

Başka yer başka zaman sensiz ömrüm olsun…

Zamanlar sonra… İşte o kadar uzundu bu süre. Bir sürü zamanlar sonra… Ne vakit gelip geçtiğini anlayamadım. Rüzgarın yanında büyümüş bir zaman işte. Ondan öğrendiği baya çok şey var bence. Esip gürlemesinin yanında üşütmesi mesela. Titretmesi adamı. Bir gün bir acının ardından, bir gün mutluluğun. Bir anda bir cırpıda. Unutturabilen ama hatırlatabilen de aynı zaman da.

Yine kendi kendime sormadan duramadım

Niye seni böyle istiyorum diye bulamadım…

Anlam karmaşası… beynin ücra köşelerinde öksüz bir kavramı çözmeye çalışmak… Neden sorusunun yalnız kalışı. Sersemlik sonra… bir anda bomboş çaresiz bakışlar… karşıda acımasızca duran bir silüet. Ne olduğu belli olmayan. Kim olduğu meçhul… bazen hiç bir şey görememek… her yer karanlık, bazen de fazla aydınlık. Ne farkeder ki? Göremeyecek kadar yetersiz olunca işaretler, sezmenin ne anlamı var ki? Bulamadım… neden böyle anlamadım?

Koskocaman bir girdap içinde kaybolamadıgım… yitirdiğim tek şey kendimden başka biri değil… eski nerede? Zaman… yine mi sen? Bıraksan peşimi olmaz mı? Olmaz değil mi? Oradan buraya çapıp durduğum sensin. Çıkma karşıma yeter! Beni bırak artık. Yoruldum bırak. N’olur…

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

öylesine bir şey…

Mayıs 30, 2008 at 9:45 am (Uncategorized)

Küçük bir kızın kalbinden çıkan ışık hüzmelerinin adıysa eğer o bahşedilen şey, evet bahsetmek istediğim tamamiyle o. Kızın kalbine sığmayacak kadar büyüktü, her halinden belliydi. Ne kadar saklamak istese de kalbi onu ele veriyordu zaten. Kalbinin içine sakladığı o şey belki gerçek bile değildi. Gerçek olmak zorunda mıydı peki? Bir kaç zaman onu bulutların üzerine taşımaya muktedir ise bu his, gerçek de olmak zorunda değildi ve masallarda yaşanacak kadar güzeldi. Hatta ve hatta madem onu bulutların üzerine taşıyıp, dünyadaki saf güzellikleri gösterebiliyordu, o zaman bu çok yüce bir şey olmalıydı. Anlatılamayacak kadar ancak hissedilebiliecek kadar ama taşınamayacak kadar… işte öyle bir şeydi…

Herkese, her şeye böyle güzel bakabiliyorsa, küçük kıza sihirli bir değnek değmiş olmalıydı. Hayata kendi gözleriyle bakamıyordu, eskiden bütün kötülükleri gören karamsar gözleriyle… şimdi hani derler ya Pollyanna gibiydi. Birden pollyanna’yı düşündü, anlatıldığı kadarıyla tabi ki. Çünkü Pollyanna’yı hiç okumamıştı. Demek ki Pollyanna çok da matah bir şey değildi. Herkes onun ulaşılmaz(!) mutluluğuna ulaşabiliyor, her şeye pembe pembe bakabiliyor beyaz beyaz yorumlayabiliyordu. “Neden bize hep en mutlu O’ymuş gibi gösterdiler ki?” dedi kendi kendine. “Neden bize mutluluğu bu kadar uzak gösterdiler?” kitap sayfalarına gizlenmiş bir duyguyu gerçekten yaşıyor olmak O’nda bütün hayal ürünü duygulara yukarıdan bakma isteği uyandırmıştı. İşte bulutların üstündeydi. Peki Pollyanna oraya çıkabilmiş miydi? Hiç sanmıyordu çünkü o bir hayal ürünüydü. Ama kendisi… o gerçekti! Kendi bedeniyle kendi ruhuyla bir masalda yaşıyordu.

Yukarı baktığında gördüğü yıldızları artık yanında bulabiliyordu. Mutluluğun kendisine işte o bahşedilen şeyle ulaşmıştı. Her şey iyi güzeldi ama, bir türlü o hayat veren güzelliğin ismini zikredemiyordu. Ağır geliyordu teşebbüs ettiğinde, dili varmıyordu. “şimdi!” diyordu kendi kendine ama sol tarafında bir yerlerde, mutluluğunun kaynağında ağrı hissediyordu nedense. İzin vermiyordu kalbi o ismi söylemesine. “Ama…” dedi küçük kız “ Ama onu yaşayabiliyor ve gösterebiliyorum, hatta içime sığmayan bu şeyden kaynaklanan mutluluğumu ifşa eden de sensin. Peki neden şimdi izin vermiyorsun? Bırak da haykırayım diyeyim ki hüsn-ü namı şudur , beni şarhoş eden şudur.” Sustu kalp önce “Sakın! Düşünme bile!” dedi. “Öyle içten yaşadın ki sen dışarı vuramazsın. Dayanamazsın, bitirirler silerler. Hayır derler sana zor derler, bütün saflığını alırlar. mutluluğuna hüzün, bekleyişine zaman olurlar.” “ olsun” dedi minik kız. Haykırmayı denedi tekrar “A..” dedi kaldı. Olacaktı canım olmalıydı adını zikredemeyecekse ne anlamı vardı. “ A..” “ A..” olmuyordu hala korunuyordu işte.

Tarif edilemez bir sıkıntı, kalbindeki saf duygunun yanına geldi yerleşti. Sonra bir baktı küçük yıldızlardan biri söndü. “ Aman Allah’ım!” dedi. “ Bu nedir böyle?” Şimdi bir de bunun hüznü geldi kondu diğer sıkıntının yanına. Gittikçe kalbindeki o şeyi kaybediyormuş gibi hissetti birden. Yine sorguladı. Yine yeniden… ve yeniden…

“ nolur sanki söylesem, bunda ne kötülük var? Halbuki bir başarabilsem bir yapabilsem, belki çok güzel olur ne dersin?” böyle dedi kalbine. İmtihan oluyor olmalıydı. Kalbi bu kadar acımasız olamazdı. “ o zaman …” dedi kalbi. “ o zaman tamam. Hadi dene! Haykır içindekini boşalt at! Tarlalarda büyümeye yüz tutmuş kırmızı gelinciklerin üzerine, sevda şarkıları söyleyen o bülbüllerin güzel seslerine, annesinin kucağında uyuyakalmış minik bebeğin nurlu günahsız yüzüne, zalim kurşunların hedefi olmuş melek yüzlü çocukların yüzüne haykır onu. Ama sakın kirletmelerine izin verme, kendin istedin sonuçlarına katlanacaksın belki küçük kız olmayacaksın artık. Olgunlaşacaksın. Ben istedim ki hep saf kalsın ama madem istiyorsun haykır onu kainata!”

Küçük kızın heyecandan kalbi deli gibi atmaya başladı. İlk defa söyleyecekti ismini. İzin çıkmıştı. Kalbinde taşıdığını yeryüzüyle paylaşma vakti gelmişti. Tuttu nefesini, açtı ağızını, kalbine doğru baktı önce sonra semaya döndü yüzünü. “ AŞŞŞŞŞKKKKK” diye bağırdı gücü yettiğince. “ İçime dolan, kasıp kavuran, bir damladan ummanlar yaratan, geçip gidemediğim, durup kalamadığım, benliğimin hudutlarını aşan sensin!”

Ondan sonrasının iyiliğine kötülüğüne her şeyini yaşamaya alıştı minik kız. Fedakarlığının sınırlarını zorladı bazen. Cesaretle baktı dünyaya. “Hayır” dedi. “ Haykırdıysam namını şu dünyaya ben de seni korurum” dedi. Bazen katlandı, bazen saklandı, pişmanlığı aklından geçirdi sonra kalbinin sesini dinledi.İzin vermedi kirlenmesine hep sakındı onu. Küçücük kuzuların melemesinde, bir duanın sıcaklığında hissetti hep onu.

Fanide sınırlı, ebedde sonsuz mutluluğu buldu…

Kabbe…

Kalıcı Bağlantı 4 Yorumlar