” Gidiyoruz! Bana Bir dünya haritası getir evlat!
Kırılacak yağmurları yerleştirelim kolilere.
Bağcıklarına basıp ta düşeceksin kemikleri çatı olmuş
Afrikanın üzerine..
Amerika:
Yeni defnedilmiş bir çocuğun büyük harfle yazılan gözünü
Babasından ayıran kesme biçme işaretidir desem sana.
Sana bu haritanın kesme işareti Amerika’dır desem…
Akşam eve gidip çalışır mısın bu ülkeyi?
İklimi umurunda olur mu evlat!
Sen telaşla parmak kaldırabilir misin
Yaşamak için parmak kaldıran çocukların sesi, yere vurdukça.”
başka yer…
Geri veremezsin aldıklarını
Her şeyi al bana beni geri ver bir şansım olsun
Başka yer başka zaman sensiz ömrüm olsun…
Zamanlar sonra… İşte o kadar uzundu bu süre. Bir sürü zamanlar sonra… Ne vakit gelip geçtiğini anlayamadım. Rüzgarın yanında büyümüş bir zaman işte. Ondan öğrendiği baya çok şey var bence. Esip gürlemesinin yanında üşütmesi mesela. Titretmesi adamı. Bir gün bir acının ardından, bir gün mutluluğun. Bir anda bir cırpıda. Unutturabilen ama hatırlatabilen de aynı zaman da.
Yine kendi kendime sormadan duramadım
Niye seni böyle istiyorum diye bulamadım…
Anlam karmaşası… beynin ücra köşelerinde öksüz bir kavramı çözmeye çalışmak… Neden sorusunun yalnız kalışı. Sersemlik sonra… bir anda bomboş çaresiz bakışlar… karşıda acımasızca duran bir silüet. Ne olduğu belli olmayan. Kim olduğu meçhul… bazen hiç bir şey görememek… her yer karanlık, bazen de fazla aydınlık. Ne farkeder ki? Göremeyecek kadar yetersiz olunca işaretler, sezmenin ne anlamı var ki? Bulamadım… neden böyle anlamadım?
Koskocaman bir girdap içinde kaybolamadıgım… yitirdiğim tek şey kendimden başka biri değil… eski nerede? Zaman… yine mi sen? Bıraksan peşimi olmaz mı? Olmaz değil mi? Oradan buraya çapıp durduğum sensin. Çıkma karşıma yeter! Beni bırak artık. Yoruldum bırak. N’olur…

